Olmaz mı hiç ?..

Üç kedim oldu... Kedilerim, yaşamımın 20 yılını kapladı (1979-1999)....
İlk kedim -Minnoş'um- (kedilerimin bilindik, basit isimleri vardı, ama elbette benim için çok anlamlıydılar) eve geldiğinde 1,5 aylıktı... O çağlardaki bir kediden beklenilmeyecek kadar olgun, dizlerimde uyuyacak kadar insana yakın... O kucağımda uyurken eğilip mırıltısını dinlemek o kadar ilginç ve keyifliydi ki... Dolu dolu bir 5 yılın ardından 1984'ün sonbaharında bir akşamüzeri yolun kenarında bir ağacın altında gördüm onu, derin bir uykuya dalmıştı, çocuk yüreğimle çarpıp kaçan arabaya ve o arabanın sahibine neler neler söylemiştim içimden... Ve ağlamıştım günlerce...
İkincisi (cinsinden dolayı zahmete girmeden adını da Tekir koymuştuk) 1985-1988 yılında evimize misafir oldu... Bütün sevgime, ilgime karşın ısınamadı eve... Sokağa çıktığında da mutlaka kavga ederdi (bir kedi için kavgadan daha normal ne olabilir soruları akla gelebilir haklı olarak, ama durum burada anlatamayacağım kadar vahimdi)... Bir gün kayboldu gitti...
İlk oğluşum, Minnoş'umdan ve onu hiç beklenmedik bir biçimde yitirişimden sonra (üstüne bir de ikinci oğluş Tekir'in yaşattığı tecrübe de varken) bir kez daha kedi sahibi olup olmama hususunda ciddi tereddütler yaşarken, aslında ilk Minnoş'umun üstüne başka bir kediye aynı şekilde sevgi gösterebilir miyim diye düşünürken, 1988 yılında, baharın yaza döndüğü günlerden birinde evimize istemeden girmiş 1'er aylık iki kızkardeşten, minik pençeleri korkuyla tül perdeye takıldığı için kaçamayan birisinin -sevimli kızım, ikinci Minnoş'umun- yaşamımın bundan sonraki 11 yılını renklendireceğini nereden bilebilirdim?..

O kadar sevimli, o kadar tatlı, o kadar güzel (özellikle gözleri) ve o kadar asildi ki... İlerleyen zamanda benim ses tonumdan veya bazı hareketlerimden bile ne yapacağımı, kendisine herhangi bir yiyecek verip vermeyeceğimi, kısa mesafelere yapacağım yürüyüşlere onun da katılmasını isteyip istemediğimi bilir ve ona uygun biçimde davranırdı...
Kendisine hep şefkat gösterdim... Bazen o sevimli suratını dikerek bana bakar, ben de ona iltifat ederdim... Ben iltifat ettikçe nasıl şımarırdı bir bilseniz...
1990-1994 arasındaki üniversite eğitimim sırasında haftalarca, aylarca ayrı kalmış olmamıza rağmen eve geliş-gidişlerimde aynı coşkuyla, aynı heyecanla vakit geçirirdik... Kızım daha köşenin başından görünmemle birlikte, eğer o sırada her zamanki yerindeyse, koşarak değil, adeta zıplayarak gelirdi yanıma...
Yıl 1999.... Temmuz sonları ya da Ağustos başları... Birkaç aydır keyifsiz olduğunu gördüğüm kızımın son birkaç haftadır epeyce farklılaşan, yavaşlayan hareketleri, onun hasta olduğunun işaretiydi adeta... Ama ahhh... Bunu farkettiğimde, daha doğrusu hastalığının ciddiyetini kavradığımda çok ama çok geçti... Birkaç günü yatarak, güç bela tamamlayan Minnoş'um, son bir gayretle gitti, hem de izini belli etmeden... Ölümünü göstermedi asil meleğim

...